Temmuz / Ağustos Mektubu
Üçüncü Dünya Nerede? Batı kapitalizminin yükselişinin şartlarını, bir başka ifadeyle zeminini hazırlayan sömürgeciliktir ve sömürgecilik sonrasının dünyasında bir tarafta kapitalistleşen ve bu yolla kalkınan ülkeler, diğer tarafında azgelişmiş ülkeler bulunmaktadır. 20. yüzyılın başında Rus devrimi gerçekleşip Sovyetler Birliği kurulunca uzunca bir süre ‘Sovyet Kalkınma Modeli’nin Batı kapitalizmine alternatif bir model olduğu tartışmaları yapıldı. Bu tartışmalarda Sovyetler Birliği dünyada ilk defa söylenen ve iktidara gelen bir görüşü savunmanın avantajını kullanarak, kapitalizmin meydana getirdiği adaletsizlikleri, yoksulluğu ve sınıfsal eşitsizlikleri ortadan kaldıracağını iddia etmekle kalmıyor, hızlı bir kalkınma vaat ediyordu. Sovyetler Birliği’nin genç bir sosyalist rejim olarak, rejim ihraç etme gibi bir misyonu ideolojisinin merkezine alması, Komintern gibi bir örgütü, yani Üçüncü Enternasyonali kurması, başlangıçta dünya çapında etki uyandırmış olsa da, zaman içinde sosyalist bir kalkınma yolu değil, devlet merkezli bir büyüme modelinin kurulduğu yaygın bir görüş hâline gelmişti. Oysa Sovyetler Birliği, Komintern yapılanmasıyla başta Avrupa olmak üzere kapitalizmin merkezini yıkmayı hedef almışsa da giderek bundan vazgeçip İkinci Dünya Savaşı döneminde ortaya çıkan şartlara karşı Kominform’u kuracaktır. Kominform, Sovyet güdümlü rejimlerin korunmasına yönelik bir cevap olduğu kadar bir soğuk savaş kurumu olarak da işlev görecektir. İkinci savaş sonrası artık Sovyetlerin Batı kapitalizminin kalelerini yıkma gibi iddialı girişimlerinin, mücadelelerinin yerini azgelişmiş ülkeler almıştır. Sosyalizmin klasik teorisiyle hiçbir bağlantısı bulunmayan bu ülkelerde sosyalist devrimler yapmak, daha doğrusu yaptırmak, mesela Afganistan işçi sınıfının devrim yapması yahut Gana’da, Yemen’de benzeri devrimler peşinde koşmanın elbette ki sosyalizmle bir alâkası olamazdı.
Bu tür girişimler doğrudan Sovyet Devleti’nin ideolojiyi araçsallaştırıp, yayılma ve nüfuz alanını genişletme, Batı karşısında dünyayı paylaşma mücadelesinin bir göstergesi durumundadır. İşte, tam da bu durumda azgelişmiş veya sömürgecilikten kurtuluş mücadeleleri veren ülkeler, kendilerini “Bağlantısızlar” olarak tanımlayıp harekete geçmişlerdir. Başta Hindistan, Pakistan, Bangladeş gibi büyük nüfus ve coğrafyalara sahip bu gruba Asya, Afrika ve Amerika kıtasında yer alan birçok ülke katılmıştı. Kapitalist blokta toplanan ülkeler ve onların karşısında Sovyet Bloğuna dâhil olan ülkelerin dışında kalan, dünyanın ağırlıklı nüfus ve coğrafyasını oluşturan bu ülkelerin Üçüncü Dünya’yı oluşturdukları, böyle nitelendirildikleri bilinmektedir. Bu blokta toplanan ülkelerin kapitalizm gibi ya da sosyalizm gibi doktrinal ideolojik görüşleri yoktur, onlar bir üçüncü yol arayışında görünseler de böyle bir yolu buldukları veya bu yolun ne olduğu çok açık değildir. Tam da bu aşamada Mao’nun ‘sosyalist Çin’i devreye girer. Mao, doğrudan bu üçüncü dünyaya açılım yapmak daha doğrusu o alana yayılmak istemektedir ve bu ‘Üç Dünya Teorisi’ni ortaya atmıştır. Bu bağlamda, birinci kampta yer alan ‘kapitalist bloku’ emperyalist, ‘Sovyet Blokunu’ sosyal emperyalist ilân ederek üçüncü yolu ortaya koyduğuna inanmaktadır. İşin ilginç yanı Mao’nun Üç Dünya Teorisi’nin bu dünya için önerileri her neyse, üçüncü dünya ülkeleri tarafından fazla rağbet görmemiş, sadece bu coğrafyalarda yaşanan bazı iç savaşlarda ‘savaş ideolojisi’ olarak bir motivasyon kaynağı işlevini göstermiş bulunmaktadır. Kapitalist blokun bu dünyaya söyledikleri ise, sömürgecilik sonrası Batı vesayetine girmeleri ve serbest ticaret rejimiyle kalkınmaya çalışmaları tavsiyesidir. Bu sayıda yer alan birçok yazıda ortaya konulduğu üzere, kapitalizmin tasfiyesi emperyalist bağımlılık ilişkilerinin tahkim edilmesi şeklindedir ki, neo-liberalizm bu önerilerin nihai şeklidir. İşte bu sayıda bu ‘üçüncü dünyanın’ ne olduğunu nereye gittiğini inceleyen, tartışan, dolayısıyla dünyanın nasıl değiştiğini, bu sömürgeciliğin iliklerine kadar girdiği, kesik damarlarını emdiği, kapitalizmin her türlü sömürüyü uyguladığı mazlum ülkeleri, bunların ilişkileri üzerinden ele alan ilginç yazılar bulacağınızı ifade etmek isterim.
Nihat Genç; bu dünyanın mazlumlarının her zeminde, her dönemde mücadelesini veren, onların sesi olmaya çalışan bir kalem, bir öfke patlaması, vatan deyince akan suların durduğu yiğit bir delikanlıydı, onu tam da bu bağlamda anmanın anlamlı olduğunu düşünüyoruz. Onu bir gün Türkiye Günlüğü’nün Konur Sokak’taki birinci kattaki ofisinde Latin Amerika’nın Kesik Damarları kitabı elinde ya da tam derginin karşısındaki kahvenin bahçesinde görebilirdiniz. Hatta Mustafa Çalık, açık pencereden ona “Nahaat, ne durumdasın, teşkilatımız mahsus mudur?” diye sesleniyorsa, Nihat, “Mahsustur abi!” diye cevap verirken iki arkadaşın sohbetine şahit olabilirdiniz. Evet, Çalık’tan sonra Nihat Genç’i de kaybettik, sevenlerinin başı sağ olsun. Kıymetli Türkiye Günlüğü dostları, dergimiz ülkemizin ve insanımızın olduğu kadar dünyanın ve insanlığın meselelerini dosya konusu yapmaya devem etmektedir. Önümüzdeki sayıda, kapitalizm nereye gidiyor, kapitalizmin bir geleceği var mı gibi soruların cevabını aramak istiyoruz. Katkı yapacak arkadaşlarımıza şimdiden teşekkür ediyoruz. Selâm ve saygılarımızla.
Türkiye Günlüğü
top of page
₺350,00Fiyat
bottom of page

